Fizibilite Kaça Ayrılır? Felsefi Bir İnceleme
Bir insanın hayatı boyunca karşılaştığı en temel sorulardan biri şudur: “Gerçekten yapılabilir mi?” Bu soru, her an düşündüğümüz ve gündelik yaşamımızın temelini oluşturan bir kaygıyı yansıtır. En basitinden bir proje tasarısı, bir ilişki veya toplumsal bir değişim hedefi; hepsi belirli bir fizibiliteye, yani yapılabilirlik ve uygulanabilirlik ölçütüne dayanır. Ancak bu soruyu derinleştirdiğimizde, fizibilitenin sadece bir pratiklik meselesi olmadığını görürüz. Ahlaki, epistemolojik ve ontolojik sorularla iç içe geçmiş bir kavramdır. Gerçekten yapılabilir mi? Peki, her şeyin yapılabilir olduğu bir dünyada, yapabileceğimiz şeyler bize neyi ifade eder? Bu yazıda, fizibilitenin felsefi yönlerini, etik, epistemoloji ve ontoloji perspektiflerinden inceleyeceğiz.
Fizibilite: Tanım ve Temel Kavramlar
Fizibilite kelimesi, genellikle bir projenin, planın veya eylemin uygulanabilirliğini belirlemek için kullanılır. Temel anlamıyla, bir şeyin “gerçekleşip gerçekleşemeyeceği” üzerine odaklanır. Ancak bu temel tanım, felsefi açılımlar sağlandıkça daha katmanlı bir hale gelir. Fizibilite sadece pratik bir hesaplama, bir ölçüm ve planlama meselesi değildir. Aynı zamanda etik, bilgi ve varlık üzerine felsefi soruları gündeme getirir. Bir şeyin yapılabilir olması, sadece teknik bir zorlukla ilgili olamaz; aynı zamanda ahlaki, epistemolojik ve ontolojik boyutları da göz önüne almak gerekir.
Fizibiliteyi ele alırken, üç temel felsefi perspektifi dikkate almak faydalı olacaktır: etik (ahlak felsefesi), epistemoloji (bilgi kuramı) ve ontoloji (varlık felsefesi). Bu perspektiflerin her biri, fizibilite kavramına farklı açılardan yaklaşır ve böylece çok boyutlu bir inceleme yapmamıza olanak tanır.
1. Etik Perspektif: Fizibilite ve Ahlaki İkilemler
Fizibiliteyi etik açıdan ele aldığımızda, karşımıza ilk çıkan sorular “gerçekten yapılabilir mi?” değil, “yapılabilir olsa da yapılmalı mı?” olur. Ahlaki olarak bir şeyin yapılabilir olması, onu yapma sorumluluğunu doğurur mu? İleriye dönük projeler, teknolojik gelişmeler ve bilimsel araştırmalar, her zaman etik sınırlar içinde şekillendirilmelidir.
Örneğin, genetik mühendislik alanındaki gelişmeler, büyük potansiyellere sahiptir. İnsanların genetik yapılarını değiştirmek veya iyileştirmek mümkün hale geldiğinde, etik sorular devreye girer. Bu tür bir teknoloji, biyoteknolojik fizibiliteye dayanırken, aynı zamanda insan doğasına, toplumsal eşitliklere ve doğanın kendi dengeye olan müdahalelere dair derin etik soruları gündeme getirir. Buradaki mesele, sadece genetik mühendisliğin yapılabilirliği değil, bunun doğru ve adil olup olmadığıdır.
Immanuel Kant’ın Ahlak Felsefesi ve John Stuart Mill’in Faydacılık teorileri, bu tür etik soruları ele alırken önemli birer referans noktasıdır. Kant, bireyin eylemlerinin evrensel bir yasaya dayanması gerektiğini savunur. Bu perspektiften bakıldığında, bir şeyin yapılabilir olması, evrensel ahlaki yasaların ihlali anlamına geliyorsa, yapılmamalıdır. Öte yandan, Mill’in faydacılık anlayışında ise, bireylerin eylemlerinin en fazla mutluluğa hizmet etmesi gerektiği savunulur. Bu bağlamda, yapılabilirlik ve toplumsal fayda arasındaki denge önem kazanır.
Fizibilitenin etik bir düzeyde sorgulanması, genellikle toplumsal sorumlulukla ilişkilidir. Sonuçta, bir şeyin yapılması mümkünse bile, bunu yapmanın toplum üzerindeki uzun vadeli etkileri de göz önünde bulundurulmalıdır.
2. Epistemoloji Perspektifi: Fizibilite ve Bilgi Kuramı
Epistemoloji, bilgi felsefesi, fizibilitenin sorgulanmasında kritik bir rol oynar. Bir şeyin yapılabilir olması, bilginin doğru ve güvenilir olup olmadığına dayanır. Burada sorulması gereken temel soru ise şudur: “Bir şeyin yapılabilir olduğunu neye dayanarak söyleyebiliriz?”
Bizi çevreleyen dünya hakkındaki bilgi, doğruluğu ve güvenilirliği sorgulanan birçok kaynaktan gelir. Bu noktada, bilgiye erişim ve bilginin doğru kullanımı devreye girer. Fizibiliteyi belirlemede kullanılan metotlar, bilimsel süreçler ve verilere dayanıyorsa, bu bilgilerin doğru, güvenilir ve geçerli olduğunu varsaymak gerekir. Ancak epistemolojik olarak, bilginin doğruluğu ve güvenilirliği sıkça tartışma konusudur. Michel Foucault’nun Bilgi ve Güç anlayışına göre, bilgi sadece bir gerçeklikten ibaret değildir; aynı zamanda toplumsal yapılar, iktidar ilişkileri ve normlarla şekillenir. Buradaki soru, bir şeyin gerçekten yapılabilir olup olmadığının bilincinde olmakla ilgilidir.
Bilgi kuramı açısından, bir şeyin fizibilitesinin belirlenmesinde kullanılan yöntemlerin doğruluğu, her zaman eleştiriye açıktır. Epistemolojik perspektiften bakıldığında, bir şeyin yapılabilir olduğunu söylemek için hangi bilgiye sahip olduğumuzu ve bu bilginin ne kadar geçerli olduğunu sorgulamamız gerekir.
3. Ontoloji Perspektifi: Fizibilite ve Varlık Felsefesi
Ontoloji, varlık felsefesi, fizibiliteyi ele alırken, yapılabilirliğin sınırlarının ötesine geçer ve varlık anlayışımıza dair temel soruları gündeme getirir. Bir şeyin yapılabilirliği, yalnızca fiziksel ve pratik sınırlarla değil, aynı zamanda varlık anlayışımızla da ilgilidir. Fizibiliteyi ontolojik bir perspektiften ele alırken, bu kavramın insanın varoluşu ile nasıl ilişkili olduğunu tartışabiliriz.
Örneğin, Heidegger’in varlık anlayışında, insanın dünyadaki varlığı, tüm varlıkların içinde bir anlam bulma çabasıdır. Bir şeyin yapılabilir olması, varlıkla ilişkilidir. Eğer insan varlık olarak yalnızca dünyada anlamlı bir şeyler yapmak için varsa, o zaman yapılabilirlik de, insanın varlık amacına hizmet etmek zorundadır. Heidegger’in Varlık ve Zaman eserindeki düşüncelerini bu bağlamda ele alırsak, bir şeyin yapılabilirliği, insanın varlık sürecindeki anlam arayışıyla doğrudan ilişkilidir.
Fizibiliteye yönelik ontolojik yaklaşım, yalnızca pratikte yapılabilirlik değil, aynı zamanda yapılan şeyin varoluşsal anlamını da sorgular. Varlık felsefesine göre, bir şeyin yapılabilirliği, insanın hayatta kalma ve kendini gerçekleştirme arayışına nasıl katkıda bulunduğuna göre değişir.
Sonuç: Fizibiliteyi Anlamak ve İnsanlık İçin Ne Anlama Gelir?
Fizibilite, çoğu zaman bir şeyin pratikte mümkün olup olmadığının ötesine geçer. Etik, epistemolojik ve ontolojik açılardan ele alındığında, fizibilite, insanın düşünsel, ahlaki ve varlıkla olan ilişkisini anlamamıza yardımcı olur. Gerçekten yapılabilir mi sorusunu sordukça, sadece bir hedefe ulaşmak değil, aynı zamanda bu hedefin insanlık, toplum ve birey için anlamlı olup olmadığını da sorgulamamız gerekir.
Sizce, her şeyin yapılabilir olduğu bir dünyada, bu yapılabilirlikleri sınırlayan temel unsurlar ne olmalıdır? Eylemlerimizin sadece pratikte değil, varoluşsal anlamda da geçerli olup olmadığına dair düşünmeye başladığınızda, hangi soruları sorarsınız?